Çok değil daha on yıl öncesine kadar kitle iletişim aracı olarak en çok ev telefonlarına ihtiyaç duyardık. Teknolojinin baş döndüren hızlı gelişimleri ile iletişimde
devrim sayılacak yenilikler hayatımıza birçok kolaylığı getirse de, öte yandan küçük şeylerle mutlu olmayı bir o kadar unutturdu.
Eskiden telefon kutuları evin başköşesinde yerini alır, kıymetine binaen o cihaza dantellerden fiskos diye adlandırılan oyalarla süslemeler yapılır, itinayla üstü örtülürdü.(fiskos masası ören kaldı mı?) Çünkü o küçük cihazı kıymetli yapan iç dünyamızdaki, şu sıralar küçük şeyleri bırakın büyük şeylerle
dahi bulamadığımız , mutluluğun anahtarı konumundaydı.
Kulağınızın aşinası olduğu, değişmesinin pek mümkün olmadığı o telefon kutusundaki standart zilin, günün her hangi bir saatinde çalması ile yerimizden fırlayıp o cihaza
yönelirken, üçüncü defa çalmasına fırsat vermeden karşıdan gelecek sesin sahibini heyecanla beklerdik. Kim bilir belki şafak saydığınız bir asker, belki uzaklardan bir akraba, belki bir dost belki bir arkadaş… Kim bilir belki de
Yar-Yaren…
Hele bir de aranmama ve aramama süresi uzadıkça, heyecanla ilk “alo” ifadesi ayağınızı yerden kesebilirdi. İspanyol filozof Santayana ’ın “Mutluluğu beklediğiniz
süre onu elde ettiğiniz zamankinden daha keyiflidir” dediği gibi.
Evde ki o gizemli telefon kutusu, zaman zaman aile fertleri arasında “ilk ben açacam!” mücadelesine de tanıklık ederdi. Telefonun kısa süreli ilk sesi ile birlikte ev
ahalisinde ani bir refleks hakim olur heyecanla, yerinden kalkmasına neden olur, o cihazın bulunduğu yöne doğru keskin bakışlar atılır ve o yöne doğru bir
hü***** baş gösterirdi. Genelde mücadeleyi her ne hikmetse evin genç bireyi kazanırdı… Tabiî ki bu mücadeleler, aile olgusunun tatlı anlarından
kesitlerdir. Velhasılıkelam eskiden küçük şeylerle, büyük mutlulukları keşfetme imkanına her
an sahip olabiliyorduk. Mutlulukları uzaklarda aramak yada mutlu olan da aramak yerine mutlu olmakta aramalı olgusu ile bir çok gizemli, az ve
öz materyalleri bulmamız mümkündü.
Şimdiler de ise sırasıyla cep telefonları ardından bilgisayarlar hayatımızın vazgeçilmez unsurları haline geldi. ( Bilgisayara da fiskos masası şart hani.!)
Teknolojinin bize sunduğu nimetler içerisinde en popüler iletişim aracı MSN adresleri. Öyle ki ilk temaslarda sorulan ilk soru mail adresin var mı?
Hele birde öyle bir nane yok ise , teknonoloji yoksunu damgası yiyebilir her an kızarıp bozarma baş gösterebilir.
İnternet bazı meslek grupları için fayda sağladığı tabiî ki inkâr edilemez. ama internet üzerinden kurulan iletişim programları, insanların iç dünyasını hangi yönde şekillendirdiği tartışılır. En yakınınızda hissetiğiniz bir insan sanal alemde bambaşka bir kimliğe bürünebilir. Örneğin cismen sürekli muhabbet
etiğiniz ve zaman zaman bu sohbetlerde şaka mahiyetinde kullandığınız cümleler internet üzerinden kullanıldığı zaman yanlış anlaşılmalara sebebiyet verebiliyor. Uzmanlar bunun önüne geçebilmek için her ne kadar görüşme esnasında haleti ruhiye sini belirtmek babında gülen kafa ,sırıtan
kafa ,üzülen kafalar gibi bilumum karakterler yerleştirmişseler de,zarar görmüş dostluğu tamir etmek pek mümkün olmuyor.Örneğin çok ciddi ve
son derece resmi bir şekilde meramınızı anlattığınız esnada gelen, bir sırıtma karakteri tüm huzurunuzu kaçırabilir.
Bu işin can alıcı noktası ise hiç tanımadığınız bir insanın sanal dünyada kullandığı bu karakterler ne kadar inandırıcı gelebilir? Gerçekten bu kafalar, halet-i
ruhuyenizi yansıtıyor mu? Mutluluğunuza bir yol gösterici oluyor mu? İç dünyanızdaki huzurun yada sıkıntının tercümanı oluyor mu?
Bu soruların cevaplarını, çevrenizde veya adliye koridorlarında yıkılan yuvaların istatistiklerini bir önceki yıla oranla karşılaştırdığınız zaman,en net bir şekilde verileceğine inanıyorum. ,